Yıl 2003. Mart ve nisan ayları. Gökyüzünde ağır bombardıman uçakları. Gece karanlığından yararlanarak Bağdat’ı bombalıyor. Irak’ın uçaksavarları ve topları gökyüzünü rast gele dövüyor. Hava bir aydınlanıyor, bir kararıyor. Sanki havai fişek gösterisi yapılıyor. Evlerden çığlık, kamu binalarından siren, minarelerden tekbir sesleri yükseliyor. Her şey savaş mantığı içerisinde işliyor. Taraflar az masrafla ağır zayiat verdirerek rakibinin savaş gücünü kırmaya veya muhatabını teslim olmaya zorluyor. Irak’ın rakibini savaştan caydıracak askeri bir teknolojiye sahip olmadığı ortaya çıkıyor. Anlaşılıyor ki kral çıplak. Sonuç; yıkım, kan ve gözyaşı…
O günlerde Irak’ta savaşanlar sadece askerler değildi. Askerler, sadece senaryosu yazılmış bir oyunu sahnede canlandırıyorlardı. Askerler işlerini Pentagon’un giriş kapısında yazılı “Zoru hemen başarırız, imkânsız biraz zaman alır.” Sözündeki güvenle yapacaklardır. Sahnenin dışında savaşı yapanlar ve savaşın kaderini tayin edenler ise, bilim adamlarıydı. Bilim adamları; savaşta kullanılan araç ve gereçleri en son teknolojiye göre tasarlamış, sanayiciler seri halde üretmiş ve politikacılar da onları askerlerin kullanımına tahsis etmişlerdir. Şayet aynı teknolojik güç, eğitilmiş Iraklıların elinde olsaydı, ya da Iraklılar, “Savaş, barış zamanında kazanılır?” düsturunu bilselerdi durum ne olurdu? Hazarda hazırlık yapmayanlar, barışın bedelini; kan ve gözyaşı olarak ödeyeceklerdir tabi ki…
Avrupa Nükleer Araştırma Merkezinde (Conseil Européen pour la recherche Nucléaire-CERN), Büyük Hadron Çarpıştırıcısında proton demetleri ışık hızına yakın bir hızda çarpıştırılıyor. Her saniyede yaklaşık 600 milyon çarpışma meydana geliyor. Bu büyük parçacık fiziği deneği, maddeyle ilgili bugüne kadar bilinmeyenlerin gün ışığına çıkmasını sağlayacak: Maddenin yapısını ve maddeyi bir arada tutan kuvvetlerin anlaşılması, temiz enerji kaynaklarının araştırılması, süper iletken teknolojilerinin, yeni nükleer reaktör sistemlerinin ve savunma sanayilerinin geliştirilmesi, bilgisayar teknolojisinde, tıpta teşhis ve tedavi uygulamalarındaki yenilikler, yeni elementlerin bulunması, Evren’in oluşumunun çözümlenmesi… Dünyadaki parçacık fizikçilerinin yarısının katıldığı, maliyeti yüksek bu büyük deney, Fransa-İsviçre sınırında yerin yüz metre altında, çevresi yaklaşık 27 km olan büyük bir yeraltı laboratuarında gerçekleştiriliyor. Yirmi ülkenin gerçekleştirdiği bu büyük deneye Türkiye, sekiz ülkeyle birlikte gözlemci olarak katılıyor. Burada üretilecek yeni teknolojiler, sanayiye, dolayısıyla günlük hayatımıza 10–15 yıl içinde ancak girebilecek. Bu çalışmalar gösteriyor ki bütün Avrupa bilime karşı Fransız kalmıyor.
Amerika’nın Eski Başkanı Bill Clinton, veda konuşmasında “Hayallerimiz, zenginliğimizdir.” diyor. Buna göre; hayaller düşünceye, düşünceler teknolojiye, teknolojiler ise yeni, zengin yaşam tarzlarının oluşmasını sağlıyor. Askeri alan başta olmak üzere her sahada, kas gücünün yerini akıl kudreti alıyor. Onlarca Mars uzay aracıyla Amerikalılar, gökyüzünün derinliklerinde ne arıyorlar sizce? Boş hayaller peşinde mi koşuyorlar? Yoksa hayallerini zenginliğe dönüştürmek için mi uzaya ve uzay sanayisine yatırım yapıyorlar? Sürdürülebilir bir uzay sanayi ve diğer tüm sektörlerde, eğitilmiş insan gücüne ihtiyaç duyulacaktır. Bu ihtiyacı karşılayan okullar ise, zenginliğin kaynağı durumundadır. Demek ki Amerikalılar da bilime karşı Fransız kalmıyor.
Pahalı yatırımlardır bilimsel araştırmalar. Buna rağmen Türkiye, TÜBİTAK’ın koordinasyonunda “Vizyon 2023 ” projesini Atatürk’ün gösterdiği doğrultuda “Çağdaş medeniyet seviyesi düzeyine ulaşmış, bilim ve teknolojiye hâkim bir refah toplumu” hedefine ulaşmayı planlamaktadır. “İstikbal göklerdedir.” Sözünü kendileri için görev kabul eden Türk bilim adamları ulusal uçak ve uzay sanayini, uydu teknolojilerini hızla geliştirmektedirler. Türkiye, 2023 yılında gelişmişlik açısından dünyanın ilk on ülkesi arasında olmayı hedeflemektedir. Türkiye Atom Enerjisi Kurumunun(TAEK) ve bazı üniversitelerin koordinasyonunda ise onlarca Türk bilim adamı, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezinde (CERN) büyük deneye bizzat katılarak meslektaşlarıyla birlikte çalışmışlardır. Görülüyor ki Türkiye’de bilim ve teknolojiye karşı Fransız kalmıyor.
Devletler, kurum olarak böyle. Bireyler ise “ İlim mü’minin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alır.” sözüne uydukları sürece aymazlıktan kurtulabilirler. Eğitim ve öğretim sürecindeki çocukların bilim ve teknolojiden uzak kalmaları, yani okullarını hafife almaları, onların sorumluluğunu taşıyanlar için büyük bir risktir. Abdülhak Hamit’in “Kim demiş ki çocuk küçük bir şeydir, bir çocuk belki en büyük şeydir.” dediği gibi ancak basireti bağlanmış olanlar, istikbalin teminatı çocuklarımızın okuyup yetişmelerine Fransız kalmışlardır.
Şimdi de ABD Eski Başkanı Abraham Lincoln’un oğlunun öğretmenine yazdığı mektuba bakalım:“Öğret ona, zaman alacak biliyorum, fakat öğretebilirsen, kazanılan bir liranın, bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret. Sessiz kahkahaların gizemini, öğret ona. Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi… Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini, öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Uğultulu bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını, öğret. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret ona…”
Anlayana sivrisinek saz…
Bu Yazıyı Yazdır